“Hazır vize yokken şöyle yakınlarda nereye gitsek” in kaçınılmaz
karşılığıydı benim için Dubrovnik. En azından Avrupa Birliği’ne katılmalarının
öncesinde. Bu durumu fırsat bilerek dümenimizi kırdık, rotamızı Dubrovnik’e
çevirdik. Bundan bir sene önce. Gecikmeli yazının sebebi de yoğunluk falan
değil, yazma moduna henüz girebildim.
Belirtmeliyim ki Dubrovnik’e turla gitmeyeyim fikri hakimse
direkt uçuş imkanı yok. Bu kadar yoğun bir Türk turist akını varken neden direk
olarak uçamıyorum çözmüş olmasam da bizi ismi lazım değil turla gitmek zorunda
bırakmalarına karşı koyduk, aktarma yaparız dedik. İyi ki de yapmışız diyorum
ve gidecek olanlara da bu güzergâhı tavsiye ediyorum. Şöyle ki...
Biz durduğumuz yerde kuzu çevirme olduğunu otobüse binene
kadar fark etmedik. Bunun yerine biraz wc ile restoran arasındaki kaldırımda
takıldık, biraz restorana oturup cola içtik, biraz da otobüse yakın bir yerde
ayakta dikildik. Neden mi? Çünkü kaptan molanın sadece 15 dakika olduğunu
söyledi, ben de normal hayatta bende olmayan bir öz disiplinle otobüsün yakın
çevresinden ayrılmamayı kendimize görev bildim. Bunun sonucunu söyleyeyim. Gezi
partnerim İbrahim bir hafta boyunca ‘off o kuzu çevirmeyi nasıl kaçırdık, ne de
güzel dönüyordu şişte’ diyerek sızlandı. Haklıydı. O bir hafta hayalini
kurduğumuz kuzu çevirmeye ulaşma yolunda, dönüşte otobüsten inip doğruca
kendimizi restorana attık. Biliyorduk ki mola, dendiği gibi 15 dakika değildi.
Panik yapmama gerek yoktu (ben gene de yaptım). Tüm dolu masalara rağmen üç
tane Hırvat veya Boşnak amcanın yanına oturduk. Onlarınki önceden geldiğinden onlar
yerken biz ağzımızdan akan suları saklamaya çalıştık. Sonra bizimkiler geldi.
Yemeğin kokusu masayı sarınca beynim 25 senedir yemek yemiyormuşçasına bir
alarm verdi ki, gerisini çok da hatırlamıyorum zaten. Bu kadar mı muhteşem
olur. Bu kadar mı lezzetli olur. Etler bittikten sonra tabağı yalasam çok mu ayıp
olur diye ciddi ciddi düşündüm. Belki en azından kokusunu içime çekerim diye
tabağı afırabilirdim ama yapmadım, çok dürüsttüm. Neyse aklımdan geçenleri daha
fazla yazmadan keseyim bu kısmı. Özetle, buradan geçip de kuzu çevirmeyi
yemeden dönmeyin sakın.
Yaklaşık beş saatlik bir yolculuğun ardından işte
Dubrovnik’teydik. Otelimize yerleştik. Otelimiz şehrin uç kısmında yer alan
Babin Kuk bölgesindeydi. Hemen önünden otobüs kalkmasıysa bizim için büyük bir şans
oldu. Hayret, bana pek denk gelmez aslında, büyük ihtimal İbrahim’in şansıydı
bu. Bizim gittiğimiz akşam yaz festivalinin başlangıç günüydü. Temmuz
ortalarında festival başlıyor ve konserler, sergiler gibi etkinlikler
düzenleniyor Dubrovnik’te. Biz de ne var ne yok diye akşamında otobüse atlayıp
indik merkeze. Önce gözümüze harika manzaralı bir restoran çarptı. Bir yanında
surlar, bir yanında ufakça bir kale, önünde deniz, denize düşen bir de yakamoz.
‘Ne kadar romantik, hey gidi... Burada bir yemek yenir’ diyerekten kendimizi
attık bir masaya. Balayında olduğumuzu söylemiş miydim? Evet, balayındaydık.
Tıpkı etrafımızdaki 358.745 Türk gibi. Her neyse. Oturduğumuz restoranın adı
Nautica restorandı. Tavsiyelerimle gidecek kişiler için bir komisyon almalıyım
diye düşünürken kendimi yemeğe kaptırmışım. Sanırım bu yazı sürekli yemek
yemeye doğru kayıyor. Çok da yemek düşkünü değilimdir aslında. Duy da inanma
işte...
Sonraki günler mi? Otelde kaldığımız günler güneşlenme,
denize girme, serilme, yayılma gibi yoğun aktivitelerde bulunduk. Uzaktan enfes
görünen denize ait kumsal plajların olmaması ayaklarımızın canını acıttı.
Denize doğru attığımız her adımda yer yer 30, yer yer 45 derece eğilip
bükülerek garip hallere büründük. İnsanların dimdik, göğsünü gere gere
girebiliyor olmasının sebebi deniz terlikleriymiş, biz onu sonradan fark ettik.
Otelin plajının dışarıya da açık olması, bize özellikle saat 4’ten sonra
çevreden gelen çoluk çocuk sesine katlanma sabrını verdi. Genelde katlandık.
Otelin restoranında yediğimiz bir akşam yemeği, yöresel bir canlı müzik ve
manzara eşliğinde yine balayı konseptine uygun bir romantiklik düzeyindeydi.
Romantik olmayan, ama keyifli olan bir başka akşam yemeği ise Lapad bölgesinde,
cıvıl cıvıl caddesindeki bir restoranda oldu. Güzel bir biftek yedik, ve çok da
fazla ödemedik. Bunu söylememin nedeni ortalamada hep çok fazla ödemiş olmamız.
Dubrovnik bu anlamda benim tahminlerimin hayli üzerinde bir yermiş.
İkinci adada daha bonkör davranarak 45 dakika verdi, ancak adanın bir ucuna kadar yürüdükten sonra ortada bir plaj olmadığını ve bazı insanlar başarabilse de denize burada giremeyeceğimizi anladık. Hava sıcaklığının 80 derece olması da bizi adanın içindeki muhtemel tek yapı olan sıradan bir kiliseyi görmekten alıkoydu. Biz de balıkçı teknemizin demir attığı yerin hemen yanındaki çay bahçesinde bir cola içip serinlemeye çalıştık. Hala görülecek bir adamız daha vardı. Tekrar yola koyulduk.
Surlar az değil, iki kilometre. Bu mesafeyi tamamladıktan
sonra mest olmuş bir şekilde surlardan inerek kendimizi Stari Grad’ın içine
attık. Biraz dolandıktan sonra son hedefimiz olan eski şehrin hemen
yukarısındaki teleferiğe ilerledik. Bizden önceki senelerde savaşta aldığı
tahribattan dolayı çalışmıyormuş. Neyse ki biz zamanında gitmişiz, çünkü
teleferikle ulaştığımız nokta hafızamda ebedi bir yer edindi. Şöyle anlatayım
ki, hava artık kararmaya çok yakınken teleferik gıcır gıcır yukarı çıkıyor.
Önce eski şehir ışıl ışıl küçülüyor gözümde, sonra yanına yavaş yavaş eski
şehrin eklentileri ekleniyor. Bir yandan da denizin üzerine düşen gemi ışıkları
var. En tepeye geldiğimizde bu ölümsüz manzarayı izlerken kafamı çevirdiğim sol
taraftan inanılmaz güzellikteki ayın doğuşunu görüyorum. Ve böyle bir akşamda tepede
yemek yiyoruz. Balayını sonlandıran nokta bu muhteşemlikte oluyor benim için.
Çok şanslıyım ve o anı gerçekten hiç unutmayacağım...
Dubrovnik maceramız burada sonlanırken bir günlük de
Saraybosna turumuz vardı. Pılımızı pırtımızı toplayıp tekrar geldiğimiz yoldan
dönüşe geçtik. Başta anlattığım kuzu çevirme güzelliğini tekrarlamayacağım. Yo,
hayır, tekrarlamayayım ne kadar güzel olduğunu. Tamam. Saraybosna’da tam
merkezde çok hoş bir otele yerleştik. Hem yer itibariyle hem de oda itibariyle
oldukça başarılıydı. Bir akşamımız ve bir de sabahımız vardı. Şansımıza,
İbrahim’in Boşnak arkadaşları da bizimle aynı dönemde oradaydı ve akşam bizi
otelden alıp etrafı gezdirmek için çıkardılar. Osmanlı’dan kalma merkezde tur
atmak müthiş keyifli. Dükkanlarda satılan feslerden, nargilelerden, bakır
kaplardan alıp Osmanlıca konuşmaya başlamak üzere hissettim kendimi. İki katlı
binalar yan yana. Araya yerleşmiş camisi, ortadaki çeşmesi, meydanı Osmanlı’dan
yadigar hep. Sokakları arşınladıktan sonra tavsiye üzerine biz yine oturduk
masa başına. Meşhurmuş bu yemek. Kocaman bir köfte geldi önümüze. Yanında
ayran, ama yoğurt kıvamında. Kuzu çevirmeler midemizi kaplamış olsa da köşeye
bucağa bunları da sığdırdık, çok da iyi yaptık. Restoran da eskiden kalma bir
havada yine. İçeriye Fatih Sultan Mehmet girse yadırgamayacağız hani. Tamam,
belki biraz...
Akşamki Osmanlı turunu bitirdikten sonra sabah da Avusturya
– Macaristan turuna geçtik. Yani... Burası Avusturya- Macaristan’ın da uzun
süre himayesinde kaldığından dolayı farklı yerlerde bu etkileri de görmek
olağan ve şehre çok hoş bir hava katmış. Bu civarlarda kahvaltı sonrası
arkadaşlar bizi şehrin tepesinde bir cafeye götürdü. Tepede Boşnak arkadaşın
savaş yıllarındaki hayret verici hikâyelerini dinlerken (sinemada film
seyrederken yandan gelen bomba seslerini umursamayıp seyre devam etmek, kapı
komşuları Sırpların savaş gününe kadar can ciğerken bir gün uyandıklarında
evlerinin altlarına gömdükleri silahları çıkarıvermeleri vs.) bir yandan da şehirdeki önemli noktaları
öğrendik. Bir de otelin yerini bulmaca yaptık. Aşağı yukarı bulduk. Otobüs
saatimiz yaklaştığında şehrin sokaklarına geri dönüp tekrar bavul toplama işine
döndük.
Ve Saraybosna’dan da ayrılış... Yurda dönüş... Gitmek güzel,
hoş anılarla dönmek de öyle. Aklımda kalanlar ve fotoğraf albümümü
süsleyenlerin yanına bir meze oldu bu yazı da. Ben ne oldum? Gitti, geldi,
yazdı, bitirdi oldum. Sıra yenilerinde. Hadi hayırlısı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder