10 Haziran 2012 Pazar

Bendeki haziran



Hani geçen yazılarımın birinde sezon başlangıcı timsali havadaki leylekten bahsetmiştim. Geçen günlerde bize uğradı, gagasıyla bizi dürtmeye başladı. Dürtme dedik, şimdi olmaz, işimiz var haftaya. Yok, o bizi dinlemedi. İlle de bizi götürecekmiş bir yerlere, gitti, işlerimizi düzenledi, geri geldi. Biz de tutunduk kanatlarına istikametine uyduk, geldik Alanya'ya...

Kulağa keyifli geliyor değil mi? Böylesi bir leylek insanın en iyi arkadaşı olmaya rakip. Bir de gerçek olsaydı...

Haziran güneşi tepemde bugün. Kaşlarım çatılıyor istemsiz, kısılıyor gözlerim. Ama renklerin güzelliğini de kaçırmıyorum. Tek çelişkim denizin rengi. Mavi mi yoksa yeşil mi? Emin değilim, turkuaz deyip tatmin olabilirim. Yeter ki şu ayaklarımı yakan kum silinsin ayak tabanlarımdan. Yanlış anlamasın kumlar, serin olduklarında üzerlerinde yürümenin tadı şeker gibi. Kıyıda bir tur atmak rahatlattı mesela. Sonra güneşlenmeye geçiş halinde yine problem çıkardılar ama. Ben de köşedeki ufak hortumla onları özgürlüklerine kavuşturdum az önce. Sonra ayaklarımın temiz olmasının verdiği rahatlığı hafif rüzgarın esintisiyle birleştirdim, huzurun kelime anlamını damarlarımda hissettim. Sözlükte yazandan daha güzel bir his, test ettim, onayladım. Huzuru hissederken alttan alttan açlık seslenmeye başladı. Onu da mutlu edecek bir şeyler yapmak üzere yemek alanına yöneldim. Biraz ondan, biraz bundan, biraz da şundan. Hafifliğimi bozmamak için çok da yüklenmedim, aklıma sağlık. Midemdeki hafiflik bunaltmadı beni, gururluyum ve tokum. Bunları paylaşmadan da olmazdı. Paylaştıkça artan tadların arasına katmak üzere tuşları aracı belledim, üzerlerine bastıkça bastım. Az önceki depremcik heyecanı da farklı bir tad katmadı değil hani. Aman, tekrarı olmasın, ağzımın tadı bozulmasın.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder