Sene 2010, aylardan haziran. Üç kız toplanmış, tatil programı yapıyoruz. Hedef İspanya, geçiş noktaları tartışmalı. Barselona olmazsa olmaz, Endülüs mutlaka görülmeli, İbiza çok popüler, Valencia geçerken uğranmalı… Elde var 8 gün, bizde var 4 farklı rota. Olur mu olur, çıktık yola. Ver elini Barselona, Valencia, Ibiza, Sevilla…
HAZIRLIK AŞAMALARI
Haritada hangi noktayı seçsek diye düşünmeye tenezzül bile etmedik. İspanya olsun, güneşi hissedelim, denize girelim, kıyıları gezelim, tarihini keşfedelim, bir de bir güzel eğlenelim diye yola çıktık, çıkış o çıkış oldu.
Günlerden Salı. Sabah 4’te duyduğum alarm sesi bu defa beni kızdırmadı. Halimden memnunum, heyecanlıyım, sonunda gün geldi. Bavullarımızı aldık, havaalanında bizi bekleyenlere veda ettik, yola koyulduk.
Her şey İstanbul’da başladı. 3 şaşkın, Barselona uçağımızın kalkışına 45 dakika kala, kredi kartımızın bize sunduğu ayrıcalıkla lounge’a gitmeyi tercih ettik, bir güzel de keyif yaptık. 20 dakika daha geçtikten sonra yavaştan ayaklandık. Lounge çıkışındaki ekranlarda Barselona uçağı için son çağrıyı gördük. Çok bir şey ifade etmedi, uçağı kaçırma durumuna ihtimal vermedik. Ve tabi daha 25 dakika vardı. Uçağın kalkış kapısına hızlı adımlarla yürümeye başladık. Soyadlarımız tek tek anons edilinceye kadar yürüdük, anonsu duyunca koşmaya başladık. Ne yazık ki gideceğimiz kapı havaalanının bize en uzak olan noktasındaydı. Ama biz yılmadık, koştuk. Ardından ikinci anons da gelince, artık birbirimizi de unutup hedefe odaklandık. Nefesimiz kesildi, yanlış yola girdik, durduk tekrar koştuk, ve sonunda kara göründü. 201 nolu kapı tam karşımızdaydı. Kimse orada değildi belki ama o uçağa binecektik. Seslendik, bağırıştık, vardığımızı fark ettirdik. Kalkışa 10 dakika, kapıların kapanmasına birkaç saniye kala uçağa binebildik. Barselona’ya kadar nefes alış-verişlerimiz düzelmedi. Tatilimizin gidişatıyla ilgili bir ipucuydu ama, biz fark edemedik…
BARSELONA
Türkiye’de atlattığımız ilk şokun ardından Barselona’ya vardık. Hemen bir taksi tutup otelimize gittik. Çetrefilli otel arama çalışmalarımızın hakkını bulmadığını otele vardığımızda ve sonraki günlerimizde acı bir şekilde fark ettik. Bunun için ilgili kişiyi yeri geldikçe andık! Odamıza yerleşip üzerimize özlediğimiz şort-tshirtleri giyip kendimizi hemen dışarıya attık. Resepsiyondan aldığımız bilgilerle, merkeze inmek için önce tramvaya, oradan metroya, oradan da hat değiştirerek ulaşmak istediğimiz noktaya varabileceğimizi öğrenince acaba çok kolay olmayacak mı merkeze ulaşmak diye bir düşündük. Bir de son otobüs ve metronun saat 12de bittiğini, ilk metronunsa sabah 5te başladığını duyunca, akşam 11de çıkar merkeze gider sabah da ilk metroyla otele döneriz planlarını yapmaya başladık. Tabi uyku ve dinlenmeyle ilgili kısımda bir boşluk vardı, o konuyu da sonra çözecektik.
Gezeceğimiz yerleri belirlemiştik. Bölge bölge haritada işaretleyip her güne farklı program yaptık. İlk günkü program Arc de Triumpf, Ciutadella parkı ve plajını görmek idi. Yoğun tempoyla başlayan gezimiz parktaki göleti görünce bir nebze sakinledi. Biraz yorulmuştuk ve gölette kayığa binme fikri çok hoşumuza gitti. Yarım saat boyunca kendimizi 1800’lerde çekilen bir film setinde gibi hissedip süremiz dolunca kürekleri bıraktık.
Parkın ardından plaja gitmeye karar verdik, biraz deniz görelim ferahlayalım bir de yemek yiyelim istedik. Denizini görünce biraz hayal kırıklığı yaşadık, ne olsa yazlık bir mekan değil ve özel bir koy da değil burası. Denize girmekten ziyade spor yapma ve vakit geçirebilme anlamında kıskanılacak bir yer. Beach voley’den tutun paten, bisiklet, koşu, herkes bir şeyler yapıyor. Ankara’da olmasını istediğim tek şey bu oldu. Tabi yemek yerken önümüzden koşan çıplak adam olmasa daha iyi olurdu (alışıldık bir tablo değil, herkes hayretle izliyordu neyse ki…). Yemeğin ardından uzun ve keyifli bir sahil yürüyüşü yapıp dinlenmek ve gece için hazırlanmak üzere otele döndük. Otele dönmek vakit aldı tabi, günün yorgunluğunun üzerine bir de yolda yorulduk (her şey aksi gidecek ya). Sonunda odaya varmak güzel geldi. Haziran ortası için hava yeterince sıcak değil. Üzerimizdekiler ince gelmiş olacak, ilk iş dolaptaki battaniyeleri çıkardık. Saat 8 civarı, biraz uyuyup dinlensek fena olmaz dedik. Ve sonraki tablo içler acısı oldu. “Kızlaarrrr şaka gibi kalkın saat 12” diyen bir ses geldi. Ne olduğumuzu şaşırıp kalktık ki, artık çok geç. Metro ve otobüsü kaçırmışız, otel civarında en ufak bir atraksiyon alanı mevcut değil. Tek yapabileceğimiz uyumaya devam edip ertesi gün için enerji toplamak. Bu arada arkadaşa da tesadüfen aynı gün Barselona’nın merkezinde bulunan bir arkadaşı mesaj attı; ‘haydi siz de gelin burası çok eğlenceli’. Birbirimize bakıp güldük, cevaben biraz gerçekleri çarpıttık; ‘biz bugün otel civarında takılacağız, merkeze inmeyelim dedik, size iyi eğlenceler’. Sonra bir 15 dakika halimize gülüp uyumaya devam ettik.
Barselona'da 2. gün
Neyse ki ilk günü atlattık. Barselona’daki 2. günümüzün muhteşem geçeceği inancıyla mutlu bir şekilde uyandık. Bugün nerelere gideceğiz planını haritamızı da önümüze alarak yaptık. Üstümüzü giyinip kahvaltıya indik. Kim demiş İspanya’ya gitmek için haziran güzel bir dönem diye! Yağmur yağıyor dışarıda. Üstümüzdekileri tekrar gözden geçirip odaya çıkmaya karar verdik. Bavullarda şortlar, t-shirtler, bikiniler, etekler mevcut. Neyse ki uçakta klimalarda üşümeyelim, bir de olmaz ama hava olur da hafif serin olursa diye 3 kızda topu topu 5 adet hırka-sweat-shirt-mont var. Üstümüze birer adet geçirip kendimizi sokağa attık. İlk durağımız ünlü mimar Gaudi’nin eserlerinden olan La Pedrera. Cadde üzerine sıralanan binalardan bir tanesi burası. Zaten önündeki sıradan da anlayabiliyorsunuz. Tabi biz oraya gelene kadar bardaktan boşalırcasına akan yağmurla baş etmeye çalıştık. Önce Starbucks’ı görüp yağmur geçene kadar burada beklemeye karar verdik. Ancak yağmurun kesilmeyeceğini anlayınca devam edelim, nasılsa ıslandık, eh şeker de değiliz erimeyiz diyerek yolun karşısına geçtik. Yağmuru fırsat bilen Uzakdoğulular ellerinde şemsiyeyle “bedava bedava” diye anladığımız şekilde bağırarak satışa çıkmışlar. Bize de teklifte bulunacak oldular, pazarlığa girişip isteğimizi elde edemeyince burun kıvırdık. Barselona’nın simgesi olan Sagrada Familia Kilisesine doğru yola koyulduk. Yürürken kuru kalan yerlerimiz de ıslanmış oldu, sokak kedileri gibi bir hal aldık. Kiliseye vardığımızda İspanya gezisinin neden bir rüya gibi değil de işkence gibi geçtiğini düşünüyorduk. Islaktık, üşüyorduk, henüz yemek yiyememiştik ve yürümekten çok yorulmuştuk. Daha önce kiliseyi gördüğümden ben ve arkadaşım içeriye girmeyip diğer arkadaşı beklemeye karar verdik. Bu arada aklımız başımıza anca gelmiş olacak 2 tane de şemsiyemiz oldu, Uzakdoğuluların deyimiyle; ‘bedava’mız (iş işten geçmişti ya, neyse).
Kilise önündeki bekleyişten sonra hasta olmamak umuduyla Rambla caddesine doğru yola koyulduk. Upuzun, güzel bir cadde. Etrafta bir sürü mağaza, akşamüstü ortaya çıkan pandomimciler, yol üzerinde bir sürü hediyelik eşya dükkanı ve akın akın yürüyen insanlar hayal edin. Bizim caddeyi bitirmemiz uzun sürdü, malum 3 kız olunca alışveriş tutkusu da 3 ile çarpılıyor.
Cadde gezintisini bitirdikten sonra 8,30 civarlarında otobüs durağına varmış, keşke bu kadar geç kalmasaydık, otelde hemen üzerimizi değiştirip geri çıkmamız gerek diye tartışıyorduk. Kafamızı kaldırdığımızda karşı kaldırımdaki otobüsün bizim beklediğimiz otobüs numarasına sahip olduğunu fark ettik, ancak iş işten geçmişti. Işıklarda otobüsü yakaladığımızda aksi şoför buradan binemezsiniz diyerek kapıyı açmadı. İspanyolları bir kez daha sevmiş (!) olduk. Bir sonraki otobüs 20 dakika sonraydı ve o otobüse binmenin hiçbir anlamı yoktu. Otelden geri şehre dönmek için vaktimiz kalmamıştı. Uzun tartışmalar sonrasında üzerimizdeki yağmur kokan, üzerimize yapışmış, ıslak kıyafetler ve elimizdeki poşetlerle sabah 5’e kadar dışarıda kalıp eğlenmeye çalışmaya karar verdik. İçimden ‘tanrım ne olur başka bir çözüm bulalım’ diye dua ediyordum. Tatil yapmıyorduk, çile çekiyorduk. Sonra geceyi kurtaracak bir şey fark ettik. Gündüz otobüsleri bittikten sonra şehrin her yerine gece otobüsleri var. Tatilde aldığım en güzel haber buydu, sabah 5’e kadar beklemek zorunda kalmayacaktık. Bunun sevinciyle önce limandaki bir bankta dinlendik, sonra alışveriş merkezinde belki kuru ayakkabı veya çorap bulabiliriz umuduyla dolaştık –kapanmasına 10 dakika önce girdiğimizden bir şey bulamadık- sonra da gecemizi altüst edecek bir kararla limandan hemen karşı tarafa, eğlenceli mekanların olduğu yere yürüyelim dedik. Ufak bir göz aldanması olmuş olacak gecenin 2 saatini yürüyerek geçirdik. Eh gündüz içinde bulunduğumuz bedbaht halimiz yetmemiş olacak, gece de ayrı perişan olduk. Haritada da yakın gözüküyordu halbuki. Siz siz olun, Barselona’da haritada yakın görünen yerlere aldanmayın! Sonunda taksiye binip mekanların oraya geldik. Güzel club’ların bu kılıkta bizi içeriye almayacağını düşünerek yandaki barlar tarafına gitmeye karar verdik. Barın içine girip müzik kaldıracak halim de yoktu, bahçesine oturalım diyerek kızları da içeri göndermedim, mutsuz ve yorgun bir şekilde oturduk. Yarım saatlik dinlenme sonrasında taksiyle tekrar Rambla’daki durağa vardık, oradan da otobüsümüze bindik. Tabiî ki gece bununla bitmedi. Otobüste bir yandan gözümüzü açık tutmaya çalışıp bir yandan durağımızı yakalamaya uğraşırken, üzerimizdeki lanetten olsa gerek tanıdık gelen benzin durağını ‘acaba burası mıydı’ diyerek kaçırdık. 2 durak daha devam edip şoföre sorduğumuzda geride kaldığını, karşı kaldırımdan başka bir otobüse binmemiz gerektiğini söyledi. Otobüsten indiğimizde kafamı duvara vurmak üzereydim ve ağlamanın eşiğine gelmiştim. Şen şakrak başlayan tatilimizin 2. gününün sonunda hiçbirimizden ses çıkmıyordu. İn cin top oynayan bir durakta hayrettir başımıza başka bir şey daha gelmeden otobüse binip otele varabildik. Sonunda 2. günü devirmiştik.
Barselona'da 3. gün
3. güne uyandığımızda gecenin etkisi devam ediyordu. Kendimizi toparlamaya çalıştık, en azından hasta olmamıştık. İlk olarak perdeyi açıp havanın yine çok iyi olmadığını gördük, zaten bu duruma alışmıştık artık. Aynı şeyleri giymeyelim diye üstümüzdekileri birbirimizle değiştirdik. Evet, o hırkalar tatilin vazgeçilmezi oldu. İşin komik tarafı, süslenmeyi en çok sevenimiz ilk gün bize gece ve gündüz için farklı 8’er kreasyonunun listesini göstermiş, heyecanla neler giyeceğini, hangi kıyafetlerle hangi takıları takacağını anlatmıştı. 3. günde ise kreasyonda bir ilerleme olmamıştı. Gün geçtikçe daha vahim duruma geleceğini bilemezdi tabi…
Bu defa her olumsuz ihtimale karşı ekipmanımız vardı, artık deneyimliydik. Yolları biliyorduk, şemsiyemiz-hırkalarımız vardı, otobüs saatlerini biliyorduk ve savaşmaya hazırdık. Montjuic Tepesi’ni, olimpiyat köyünü ve İspanyol köyünü görmeyi planladık.
Montjuic Tepesine geldiğimizde birden güneş açıverdi, sıcaklık arttı ve şehir bizi şaşırtarak güzelliklerini göstermeye başladı. Gözlerimize inanamayarak hırkalarımızı atıverdik üzerimizden. Geldiğimizden beri hiç bu kadar mutlu olmamıştık, galiba şansımız dönüyordu. Tepeye, yürüyen merdivenlerle çıkılıyor. Birkaç merdiven geçtikten sonra müzenin olduğu bölüme çıktık. Resim-heykele pek ilgimiz olmadığından içeri girmedik. Önündeki merdivenlerde oturup gitar çalan bir İspanyolu dinledik. Barselona’yı tepeden görebiliyorsunuz burada. Gitar tınılarıyla bütünleşen bu görüntü bize ilk defa İspanya’da olduğumuzu hissettirdi. Ardından olimpiyat köyüne ilerledik. 1992 yılında, Barselona’da düzenlenmiş olimpiyatlar ve ziyarete açık. Biz de yine statta bir fotoğraf çektirmeden dönmek istemedik. İçerinin dünyanın her yerinden gelen insanlarla dolu olduğunu ve tezahüratlarla coşkulandığını düşünmek bizi de heyecanlandırdı, bu duygularla stattan ayrıldık.
Sırada İspanyol köyü vardı. Buranın methini çok duymuştum, görmek için heyecanlıydım. 20 dakikalık bir yürüyüşün ardından köyün önüne varılabiliyor. Aramızda konuşurken birden bir gürültü duyup irkiliverdik. Işıklarda bekleyen zavallı motosiklete bir araba çarptı gözümüzün önünde. Arabanın şoförü hemen inip motosikletçiyi kaldırdı, kaldırıma oturttu. İlkyardıma ihtiyacı var mıdır acaba diye endişelenirken neyse ki çok fazla bir hasar görmedik çocukta. Bir süre izleyip, üzerimizdeki lanetin artık etrafımızı da etkilediğini hissetmeye başladık, biraz irkildik.Birkaç dakika sonra kendimize gelerek içeri girmeye karar verdik. ‘Poble del Espanyol’ denen köyün girişi ücretli, müze haline getirmişler. İçeride önce bir yemek yiyip ardından köyü gezdik. Burası bildiğiniz köylerden değil. Burayı inşa eden 4 sanatçı-mimar ortaya çıkarmak istedikleri yer için 1600 kasaba gezmişler. Bu detaylı incelemelerin ardından sanatçıların sanatlarını icra etmek üzere kullanabileceği bir köy yaratmışlar. Bugünse bu şirin, dar sokaklarda bir sürü küçük dükkan sahibi, resim, heykel, cam, moda alanlarında yaratıcılıklarını sergiliyorlar. Köy daire şeklinde tasarlanmış. Turunuzun sonunda başladığınız yere dönüyorsunuz. Ortada ise her yerde olduğu gibi bir meydan bulunuyor. Burası küçük bir Avrupa olmuş, çok güzel özetliyor Avrupa kentlerini.
Turumuzu tamamladıktan sonra, tam planladığımız gibi otobüse yetişebildik. Barselona’daki son günümüzde çok başarılı olduğumuzu düşünerek, keyifle otele döndük. Gece eğlencesine hasret bir şekilde bir güzel hazırlanıp kendimizi dışarıya attık. Birkaç arkadaştan duyduğumuz clublardan birini seçip girdik. Sonunda eğlenen insanlar, dans eden dansçılar görüp biz de eğlenmeye başladık. Dünya küçük, yanımızdaki kızlar da Türk çıktı, hemen merhabalaşıp ufak bir sohbete başladık. Tekrar dans etmeye döndüğümüzde fark etik ki 3 kız dışarı çıkmanın kuralı dünyanın hiçbir yerinde değişmiyor. Birkaç kişiye İngilizce bilmediğimizi söyleyerek olası muhabbetleri başlamadan bitirdik. Saatler ilerleyip ayaklarımız yeter yoruldum diye bağırmaya başlayınca aramızda konuşup çıkmaya karar verdik. İşte o an günün laneti üzerimize çöküverdi. Aramızda, biraz daha duralım-otele dönelim tartışması başladı. Uyuyana kadar tartıştık ve 3.günü de böylelikle bitirdik.
VALENCİA YOLCULARI
Barselona’nın üzerimizde kötü bir oyun oynadığını umarak yeni bir günde yeni bir şehir heyecanıyla gezimizin 4. gününe uyandık. Birkaç gün öncesinden aldığımız tren biletinin işleri en azından biraz hızlandıracağını düşünerek kendimizi tren istasyonuna attık. Yalnız burası tam olarak bizim bildiğimiz istasyonlardan değil. Kısa mesafeler için de uzun mesafeler için de bekleyenler var. Daha çok bizim metrolarımıza benziyor. Elimizdeki bavullar, aramızdaki gerginlik ve üzerimizdeki uykusuzlukla tren saatimizin gelmesini bekledik. 2-3dakikada bir gelen trenlere grup grup insanlar biniyordu. Ancak biz bunların kısa mesafelerde yolculuk edeceklerini düşünüp yerimizden kımıldamadık. Sonunda tam dakikasında treni gördüğümüzde içine binen insan sayısı bizi yine şaşkına çevirdi. Barselona-Valencia arasını özellikle hızlı tren alarak uzun keyifli, manzaralı bir yolculuk hayal etmiştik. Trene bindiğimizde ise tıklım tıkış kalabalık arasında ayakta, bavullarımıza hakim olmaya çalışıyorduk. ‘Bir durak sonra ineceklerdir, bu şekilde 5 saat gidemeyiz’ diye aramızda konuşmaya başladık. Bir yandan da yanımızda yere oturan kıza zavallı gözüyle bakıyorduk. İlk durak 25 dakika sonra geldi, ancak hayallerimiz gerçekleşmedi. Aksine 2 kişi inmiş, 12 kişi geri binmişti. 15 dakika sonra 2.durakta da aynı şey olunca ağlasak mı gülsek mi kararsız kaldık, tatilin tatilliğini sorgulamaya başladık. 1,5 saat sonra ise yerde oturan zavallı kız ayaklanınca, altından yapılmış bir koltuk bulmuşçasına yerini kaptık ve bir güzel yerleştik. Artık kaderimize razı olmuş, kalan yolculuğumuza böyle devam etmeyi sindirmiştik. Derken bir mucize oldu, tren durdu, içindeki kalabalık indi, koltuklar boşaldı, ve gerçek yolculuğumuz başladı. Yine aynı düşünce sarıverdi etrafımızı; şansımız dönüyor muydu? Kalan 3.5 saatimiz gerçekten keyifle, cam kenarında denizi izleyerek ve uyuklayarak geçti. Huzurlu ve mutluyduk.
Valencia’da otelimize vardığımızda yine ilk işimiz resepsiyondan bilgi almak oldu. Şehrin simgesi olan bilim ve teknoloji müzesi otelimize 10 dakika yürüme mesafesindeydi. Odamıza çıktık, bir güzel duş aldık, hazırlanmaya başladık. Gece ve gündüz için 8’er farklı kreasyon yaratmak için saatlerini harcamış olan sevgili arkadaşımın kreasyon listesini çıkarıp soğuk nedeniyle giyemediği kıyafetlerini kalan günlere nasıl sığdıracağını düşünürkenki hali kopma noktamız olmuştur. Tatil sonunda yaklaşık olarak 3/16 lük bir oranı yakalayabilmesi en güzel anılarımızdan sanırım
Güneşli bir hava, ve kısa bir yürüme mesafesinin ardından gitmek istediğimiz yere vardık. Çok geniş bir alana yayılmış olan bu mekan birkaç ayrı binadan oluşuyor. Her bina aktif değil, sadece 3 tanesine girme imkanımız oldu. Kombine bir bilet alarak ilk durağımız olan akvaryum kısmına gittik. Yıllardır gitmek istediğim yunus gösterisine yetişmek üzere hızla yerimizi aldık. Yarım saatlik çok hoş bir gösteri oldu, bu sevimli, güleç hayvanlar bütün marifetlerini gösterip hepimizden alkış topladılar. Ardından akvaryumu gezdik. Dünyanın farklı bölgeleri için farklı bölümler yapmışlar, hepsine girip o bölgeye özel hayvanları gördük. Turumuz bittiğinde akvaryum da kapanıyordu. Ardından diğer durağımız olan sinemaya girdik. Her gün gittiğimiz sinemalardan değil elbette. Sinema sadece duvarda değil, tavana da yansıyacak şekilde 180 derecelik bir görüntü oluşturuyor. Bu sayede filmi seyretmiş olmuyorsunuz, içine girmiş ve onlarla beraber yaşamış oluyorsunuz. Yarım saatlik bir gösterimden sonra gerçekten çok etkilenerek ayrıldık buradan. Teknoloji bölümü içinse vaktimiz kalmadığından onu bir sonraki güne bırakıp otele geri döndük.
Valencia gecelerinin nasıl olduğunu bir görelim istedik. Henüz başımıza hiçbir şey gelmediğinden şaşkınız ama olacaklar çok da uzakta değil. Metroya binmek üzere bize tarif edilen yöne gittik ancak aksilik olacak ya, metro 20 dakika önce kapanmış. Biz de tekrar otele dönmeyelim nasılsa oralardan bir taksi buluruz diye düşünerek sokak boyu ilerledik. Arka sokaklar korkutucu ve pis. Birkaç sokak yürüyüp cadde veya taksi çağırabileceğimiz bir yer bulamayınca geçen vakte mi yansak yorgunluğumuza mı yansak bilemeden otelin yanındaki ana caddeye dönmeye karar verdik. Duvar diplerindeki hamam böceklerine bakarken bir tanesini önümüzde görünce üstünden atlayan muhteşem kişiliğin çığlığı sokakları da inletmiştir. Adına Seyficik koyduğumuz hamam böceğimizi de geride bırakıp medeniyete doğru koyulduk. Şehir merkezini biraz gezdikten sonra kalabalık sokaklara ulaştık ve yorgunluğumuzu atmak üzere bir cafeye oturduk. Sakin ve keyifli bir sohbet sonrasında ayaklarımız bizi özlemini çektiğimiz uykuya, otele götürdü. Bir günü daha başarıyla devirdik.
Valencia'da 2. gün
Karnımız aç, hava rüzgarlı, daha kötüsü olabilir mi derken bir de yağmur indirdi üzerimize. Havlularımız o tatilde asli görevini yapamadı, bizi soğuktan ve yağmurdan korumak üzere kullanıldı hep. Kendimize bir sığınak ararken otobüs durağı gözümüze çarptı, barınak bulmuşçasına sığındık durağa. Etrafta dört tekerlekli sarı araçlardan aradıysak da hepsi yok oldu aniden. Biz de onlar gelmiyorsa biz onlara gideriz düşüncesiyle tekrar atıverdik kendimizi yağmurun içine. Uzun arayışlar sonunda bindik bir taksiye, otelin adını söyledik. Otel yönüne doğru gitmeye koyulduğumuzda her şey yolunda gibiydi, ta ki taksi yolu bulamayıncaya kadar. Sonunda biz de tarif imkanlarımızın sonuna gelince haritayı verdik şoförün eline. Arar bulur nasılsa diye düşünürken ne görelim, amca haritayı çevirdikçe çeviriyor, kendine tanıdık bir nokta bulmaya çalışıyor. Ne olur bulsun artık diye gözlerinin içine bakarken konuştuklarının arasında “bunun Valencia haritası olduğuna emin misiniz?” sorusunu duyunca film koptu bizde, kendimizi bir yerlerden atacak gibi hissederken, bir yandan da kahkahaya boğulduk. Sonunda otele vardığımızda her şey yolundaymış gibi davranıp odamıza çıktık.
Valencia’da bir gecemiz daha vardı. Eğlenme hayalimiz yoktu, güzel vakit geçirme planlarımız demode olmuştu. Sorunlu, sıkıntılı bir akşam bekliyorduk. Yine de akşamı temiz, pak geçirmek üzere duşlarımızı aldık, giyindik şehir merkezine doğru yola koyulduk. Yolda flyer dağıtan arkadaşları kırmayıp birkaç mekanın adresini edindik. İlk deneme gürültülü ve karanlık oldu. Yaş ortalaması düşükçe bir yerdi, çok sarmadı. İkinci denemede keyfimiz daha yerindeydi, barda oturup bir şeyler içtik, sohbet ettik, her şey güzelmiş gibi davrandık. Bir süre sonra içerideki soğuk iliklerimize işlemeye başlayınca şansımızı üçüncü mekanda denemeye karar verdik. Köşe başında, küçük, güzel müzikler çalan bir bardı burası. Tatil boyunca en çok eğlendiğimiz, hatta gerçek anlamda tek eğlendiğimiz yer oldu burası. Etraftakilerle sohbet ettik, fotoğraflar çektik, güldük, keyfimizi yerine getirdik. Bir de gecenin sonunda ücra bir köşede bir pizzacı bulduk, ayaküstü sohbet ve fotoğraflarla süsledik. Otele döndüğümüzde bir gece de olsa güzel geçirmenin mutluluğu içindeydik.
İSTİKAMET IBIZA
Ertesi gün öğleden sonra İbiza’ya uçuşumuz olduğundan kısıtlı vaktimizde yine sahile inmeye karar verdik. Belki güneş bugün yüzünü gösterir umuduyla yola çıktıysak da her zamanki gibi umduğumuzu bulamadık. Güneş bir giriyor bir çıkıyor, rüzgarsa arttıkça artıyordu. Bu yetmezmiş gibi milli bir günde olduğumuzdanmış, özel jet uçaklar tepemizde uçarak kulaklarımızı sağır ederek gösteri yaptılar. Kalkma vakti geldiğinde çok şükür diyerek Valencia sahiline veda ettik.
Otelle ilgili çok büyük beklentilerimiz olmasa da, inşaat manzaralı bir oda da ummuyorduk. Büyüklüğü de ideal sayılmazdı, ama daha önce Bodrum’da kaldığımız pansiyondan 1-2 metrekare büyüktü, yani yine de fena sayılmazdı.
İbiza deyince herkesin aklına çılgın gece kulüpleri, olağanüstü eğlence hayatı gelir. Bizim de aklımızdaki izlenim böyleydi. Otel resepsiyonundan ufak çapta kazıklanacak şekilde kulüplerden bir tanesine ait bilet aldık. Neyse ki merkeze giden otobüsler vardı, saatlerini öğrenip durağa gittik. Moraller yine aşağılarda sayılırken Türkiye’den gelen bir haber içimizden birini çok mutlu ederken bizi de pek bir eğlendirdi. Gazetede ‘prenses’ olarak adı geçmiş, fotoğrafı çıkmıştı. Gittikçe daha da popüler oluyordu, bundan güzel ne olabilirdi? Tatilin tüm olumsuzluğu geçivermişti gözünde, onun hali de bizi keyiflendirmişti.
İlk durak olarak bir cafede oturup bir şeyler içmeyi tercih ettik. Garson kızın hoşluğuna takılıp uzun süre dedikodusunu yaptık. Sokaklar sakin gözüküyordu, sadece arada porno camiasından fırlama kızlar etrafta dolanıyor, bir şeylerin reklamını yapıyorlardı. Bir yerlerde uç bir şeylerin olduğu belliydi. Cafenin ardından elimizdeki biletlerle dünyanın en gözde kulüplerinden ilk 5’e giren mekanın önüne vardık. Soğuk yine içimize işliyordu. Kapıya geldiğimizde görevli bize biletimizin geçerli olmadığını, karşıdaki otele gidip onaylatmamız gerektiğini söyledi. Bu ne biçim iş diye söylenerek caddenin karşısında bulunan büyük otele gittik. Oradaki görevlilerle konuşup bileti kendi otelimizden aldığımızı, geri dönemeyeceğimizi, onların onaylamalarını rica ettik. Bir süre reddedip sonunda olumlu bir hava vererek bizi geri mekana yolladılar. Kendimizden emin bir şekilde kulübün önüne varıp biletimizi uzattığımızda görevli yine aynı tepkiyi verince gözlerimize inanamadık. Karşıdaki otele gittiğimizi, onların bizi tekrar oraya yolladığını anlattık. Görevli, bize biletin çoğu kulüp için geçerli olduğunu ancak burası için geçerli olmadığını iletti. 1 saat içinde otele dönüp bileti değiştirip geri gelmemizi söyledi. Bizse 1 saat içinde bunu yapmamızın imkansız olduğunu, otelin zaten 1 saat uzaklıkta olduğunu söyledik. İspanyollar kurallar konusunda sert. Sonunda adama bizi içeri alması için yalvarır duruma gelmiştik, ama nuh diyor peygamber demiyordu. Biz de boynumuz bükük, kapının önünde zavallı kediler gibi ne yapabileceğimizi konuşuyorduk. Aslında tam olarak konuşamıyorduk bile, hepimiz ağladık ağlayacağız durumdaydık. Orada durduğumuz on dakika sonrasında görevli insafa gelmiş olacak, bizi içeri çağırdı, bileti de otele geri verip paramızı geri almamız gerektiğini söyledi. İnanamıyorduk, yoksa yine, şansımız mı dönüyordu?
Saat gece 1,30’tu. Pist boş sayılırdı. Etrafta birkaç tane uçuk dans ettiklerini zannedip zıplıyor, loca kısımlarında moda defilesinden fırlamışçasına hatunlar oturuyordu. Biz de bir süre sonra her şeyi boşverip eğlenmeye karar verdik. Bu sefer de barmaid’e gözümüz takıldı. Nedenini çözemediğimiz şekilde karşı cinslerin değil hemcinslerimizin dedikodularını yapıyorduk. Her erkeğin rüyası olacak kızlardan bir tanesi duruyordu barda, keşke biraz benzeseydik diye gülerek dans etmeye koyulduk.
Eğlence anlayışları ve dans ediş şekilleri bize pek uymuyor, bunu kanıtlarcasına dansçılar çıktı bir bir. Önce köşelerdeki alanları kullandı dansçılar, sonra önce bizim algılayamadığımız, sonradan dansçılar üstüne çıktığında idrak ettiğimiz pistin tepesindeki yatağı kullandılar. 5 tane dansçı kız, aero dinamik hareketler diye isimlendirip eğlendiğimiz danslardan ederek kulübün popülaritesini artırmaya uğraştılar. Sanırım başarılı da oldular.
Artık uykumuz geldiğinde kulüpten çıkıp durağa koyulduk, otobüsün bir an önce gelip bizi otele götürmesini bekliyorduk. Tesadüfe bakın ki, havaalanındaki Türk çocuk aynı anda önümüzden geçip bize içerinin nasıl olduğunu sordu. Büyük ihtimalle kendisi bizden daha çok eğlenecekti. Otobüsü bir süre bekledikten sonra oradan geçip geçmediğini sorgulamaya başladık. Durakta bizim gideceğimiz yere dair bir şey yazmıyordu. Hayal kırıklığımız dakikalar geçtikçe katlanıyordu. Bir yandan da soğuk ve uykusuzluk dayanılmaz hal alıyordu. Otobüs ya buradan geçmiyorsa diye alternatif planlar yapmak istedik ancak taksiye verecek nakitimiz de kalmamıştı. Uzun bir süre sonra otobüsü görünce üzerimizden çok büyük bir yük kalktı. 1 saatlik yolculuk sonrasında odamıza varmıştık, sanki dünyanın en rahat yataklarıydı bu odadaki yataklar.
Ibiza'da 2. gün
Ertesi gün tuhaf bir şekilde uyandım. Gözlerimi açtım, ama bir sorun vardı. Gözlerimin üzerinde bir ağırlık vardı. Önce uykunun ağırlığı diye bir süre ayılmaya çalıştım. Geçmediğini fark edince lens alerji mi yaptı diye düşünmeye başladım. Farklı bir sorun olsa iki gözümde birden olmaz, birinde olurdu diye teşhis etmeye uğraştım. Banyoya gidip bir göz atmaya karar verdiğimde aynadaki aksim çok farklı bir şey olduğunu söylüyordu. Göz kapaklarım, ne olduğu belli olmayan bir mahlukat tarafından ısırılmıştı. Üzülmem, paniklemem gerekiyordu. Görüntü korkunçtu, şiş ve kırmızı kapaklı gözlere sahiptim. Ancak onca trajik olay sebebiyle olsa gerek, hiç olmadığım kadar sakin kaldım. Hatta aksine, başıma daha kötü bir şey gelmediği için şükrediyordum. Bu tatil beni olgunlaştırmıştı. Hemen arkadaşlarımı uyandırıp durumumu gösterip gülmeye başladım. Evet, ağlanacak halime gülüyordum. İki kız benden daha şaşkın bana bakıyordu, durumumuz gerçekten trajikomik olmuştu. Gözlerimi ısıran mahlukatı da görmüştük sonradan, basit bir sivri sinek gibi gözüküyordu.
Kahvaltıya güneş gözlüklerimle inerek artist modunda etrafta dolandım. Sonra resepsiyona uğrayıp biletimizle ilgili sıkıntıyı dile getirdik, paramızı iade etmelerini istedik. Şanslıydık, bu defa karşı çıkan olmadı. Ardından bize gün içinde gidebileceğimiz en güzel plajı önermelerini rica ettik, rotamızı oraya yönelttik. Hava çok güneşli olmamakla beraber fena sayılmazdı. Ben yine de temkinli olma amaçlı altıma eşofmanım yanıma da sweat’imi aldım. Kızlar daha cüretkardı, plaj kıyafetleriyle adlarını kazımak istiyorlardı İbiza sahillerine.
Daha önce Mikanos’ta karşılaştığımız o çılgın plajlardan bir tanesiyle karşılaşmayı umuyorduk. Müzik, eğlence, hareket vardı hayalimizdeki İbiza sahilinde. Ancak gerçekler hayallerden çok uzak olacaktı. Fazlasıyla sakin, sıradan ve küçük bir plajdaydık. Yeni bir hayal kırıklığı. Eğlence planları suya düşünce, en azından güneşlenip denize girelim dedik. Dörtte üçü boş olan plaja havlularımızı serip yan yana uzandık denize karşı. İlk dakikalarda sorun terlemiyor olmamızdı. Dakikalar geçtikçe sorun vücut ısımızın normalin altına inmeye başlamasına döndü. Arttıkça artan rüzgar biz 3 kızı giderek birbirine yaklaştırdı. Sonunda üzerine yattığımız havlulardan birini azaltıp üzerimize almaya karar verdik. 1 saat sonunda ise titreme noktasına geldik. O sakin İbiza sahilinde manzara şöyleydi: plajda tek başlarına kalmış, plaj elbiselerinin üzerine eşofman ve hırkalarını çekmiş, üstüne de havlularını sarınmış, teki gölgeye rağmen güneş gözlüklü 3 tane zavallı kız… Havayla inatlaşıp yatmaya devam ederken çiselemeye başlayan yağmur bizi sonunda pes ettirdi. Ayaklanıp, önünde SOS yazan kulübenin önünde fotoğraf çektikten sonra yakında bulunan tek restoran olan İtalyan restoranına girdik, bir güzel pizza yedik. Ah, nerede İtalya gezisi…
SEVILLA YOLUNDA HAVAALANINDA SÜRÜNMECE
Akşam olduğunda tekrar havaalanı yolculuğumuz başladı. O akşam Barselona havaalanına uçacak, geceyi havaalanında geçirecek, ertesi sabah erkenden Sevilla’ya geçecektik. Sadece 8 günümüz olduğundan böyle hızlı ve kısa süreli bir plan yapmak durumunda kalmıştık, daha uygun saatte başka uçak da yoktu.
Filmlerde gördüğümüz o kalabalık, herkesin uyuyarak uçuş saatini beklediği havaalanını canlandırmıştık gözümüzde. Ne olsa Barselona havaalanıydı, kocaman bir şehirdi orası. Günün soğuğu ve yorgunluğunu havaalanında atarız diye umuyorduk. Ama kesinlikle üzerimizde sandığımız o lanet gerçekti, havaalanı soğuk, koltuklar rahatsız, etrafta da kimsecikler yoktu. Kendimize bir yer seçip uyumaya çalıştık bir süre. Ben 2 saat sonunda klimanın etkisiyle donmuş, uykusuz kalmış, sinirlenmiş ve bitkin düşmüş bir haldeydim. Hepsini birden aynı anda hissediyordum, tatili bir an önce bitirip eve gitmek için neler vermezdim… Soğuğa daha fazla dayanamayıp kendimi lavaboda el kurutma makinesinin altına attım. Bir süre içimi ısıtmaya çalıştıysam da onun altında durmak da pek fayda etmedi. Tekrar kızların yanına döndüm, ancak uyumak mümkün değildi. Kan dolaşımımı hızlandırmak ve sinirlerimi yatıştırmak için havaalanında turlamaya karar verdim. Bir süre sonra içecek kutusuyla karşılaştım, kahve, sıcak çikolata, cappucino gibi birçok seçeneğim vardı. Heyecanla kendime bir sıcak çikolata alıp içimi biraz olsun ısıtabildim. Sonra bir tane daha alıp kızların yanına gittim, buz kesmemişlerse onlara da iyi gelebilirdi. Çölde vaha görmüşçesine sevindiler, çadırımızı toplayıp içecek kutusunun yanına gittik. Kalan uykumuza orada devam etmek istedik, belki 2-3 derece daha sıcaktı orası. Bu sefer de yerleri temizleme aracı yakamızı bırakmadı. Az önce bulunduğumuz yerde de etrafımızda dolanıp ses çıkaran araç şimdi de buraya gelip uykumuzu bölmeye kararlıydı. Bir tatil bu kadar mı bahtsız olabilirdi?
SEVILLA
Dualarımız kabul olmuş, sabah olmuştu. Sevilla uçağına binip kısa bir yolculuk yaptık. Bir haftalık süre boyunca rastladığımız en güzel havaydı buranın havası. Sevimli mi sevimli bir otelimiz vardı. Bir güzel kahvaltı yapıp kısa süre olsa da dinlendik. Öğle vakti dışarı çıkıp, bu defa yorulmadan şehri gezme kararı aldık. Tur otobüslerinden birine atlayıp şehri bir güzel gezdik. Güneş tepede, hafif rüzgar da aşırı sıcağımızı alıyor, keyfimize keyif katıyordu. Nadir güzel anlardan biriydi.
Sevilla küçük bir Endülüs şehri. Sokaklarında Arap medeniyetinin izlerini görebiliyorsunuz. Tarihle medeniyet bir akıyor ortasından geçen nehirden. Özellikle 2 bölgesi dikkatimizi çekti. Biri İspanya meydanı. Burada tadilatlar devam ediyordu. Orta büyüklükte bir meydan etrafında eski bir bina ve meydanı çevreleyen iç duvarlarda freskler yer alıyor. Dikkatimizi çeken diğer bölgeyse Giralda idi. Çok keyifli uzun bir cadde, ara sokakları, tarih dolu bir havası vardı. Orayı da bir güzel dolaşıp yemeğimizi yiyip dönüş yoluna geçtik. Akşam Flamenko gösterisine gideceğimizden, biraz erken otele gidip, dinlenip öyle çıkmak istiyorduk. Henüz vaktimiz vardı, dinlenebileceğimiz için çok memnunduk. Ancak dönüş yolunda kendimden emin bir şekilde “otel yolunu biliyorum” deyişim programımızı değiştirdi. Kötü yönde elbette. Girdiğimiz yerden aynen çıkıp otele gidecektik, ancak girdiğimiz yeri karıştırdığımı geç fark ettim, yine başladık yürümeye. Elimizdeki haritayı tartışırken fikir birliğine varamayıp yoldan geçenlere danışmaya karar verdik. Bize doğru gelen orta yaşta bir çifte haritayı göstererek bize tarif etmesini rica ettik, etmez olaydık. Önce umursamadan geçmişlerdi ki ani bir dönüşle yardım etmeye karar verdi İspanyol bayan. Onun bizden daha vahim durumda olabileceğini nereden bilebilirdik. Yol boyu elindeki haritayı çevirip İspanyolca konuşarak bir şeyler anlatma derdindeydi, ama biz hiçbir şey anlamıyorduk. En sonunda yan tarafta bir masa görüp, haritayı bir güzel masaya serdi, parmaklarıyla tüm haritayı gösterip sonra da etrafta her yöne işaretler savurdu. Daha önce öğrendiğim birkaç kelimeden biri olan “aqui” kelimesini tekrarlayıp dururken, bizim kız da hı hıı akiii akiii diye başlayınca kendimizi tutamayıp kahkahayı patlattık. Sonunda anlamış gibi yapıp teşekkür ettik ve başımızın çaresine baktık. Boşuna kaybettiğimiz 40 dakikaya üzülürken az önceki halimize de gülmeden edemiyorduk.
Sonunda otele ulaştığımızda Flamenko gösterisine çok az bir vakit kalmış, bize hazırlanmak için bile zaman bırakmamıştı. Hemen üzerimize temiz bir şeyler giyip kendimizi tekrar sokağa attık. Okul derslikleri gibi bir yerde ufak bir sahnede 4 kişilik bir gösteriydi gittiğimiz. Ufak çaplı olmasına rağmen gösteri oldukça keyifliydi. Dansçıların mimiklerine hayran kalmamak elde değildi.
Ertesi gün sabah erkenden uçağımıza yetişmek için kalktık. Bir haftada kim ister tatilin bitmesini? Cevap bizim için çok netti. Geri döneceğimiz için çok mutluyduk. Barselona aktarmalı uçacaktık. Son 3 gün içinde 6 uçuş gerçekleştirmiş olacaktık, yorgunluk ayaklarımızdan akıyordu. Barselona’da İstanbul uçağımızı beklerken havanın günlük güneşlik olması sinirimizi bozarken bu ülkeden kurtulduğumuz için halimizden memnunduk.
BEKLENEN AN
Ve yurda dönüş… Türkiye’ye geldiğimizde uçaktan inince pist içinde kullanılan araçlara bindik havaalanına geçmek için. Biz son binenlerden olduğumuzdan çok beklemedik, ama içeride uzun süredir bekleyenler vardı. Sonunda kapı kapandı, otobüs 4 saniyelik bir yolculuk sonrasında hemen gözümüzün önündeki kapıda durup yolcuları indirmek üzere kapıyı açtı. Tabi ki, ufak çaplı bir isyan gerçekleşti. Hep bir ağızdan bağırış çağırışlar yükseldi, hey yurdum insanı, sabırsız, hakkını arayan yurdum insanı, seni seviyorum ben
Yazması komik, okuması daha da komik, yaşamasıysa oldukça trajikomik oldu bu gezinin. Çok mu şaşkınlığımıza geldi her anı, yoksa üzerimizde büyü falan mı vardı bilemiyorum. Tek bildiğim daha önce yaptığımız keyifli seyahatlerin hiçbirine benzemedi, ama hiçbirisi kadar da komik olmadı. En azından bittikten sonra…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder